Başlayabilme Hediyesi
"Mükemmel olmamanın da hediyeleri var. Başlayabilme hediyesi mesela."
AKIŞ
6/2/2026
Yüksek lisansın beni zorladığı dönemlerin birinden geçiyordum bu cümleye denk geldiğimde. 18 Şubat günü sonunda bazı sorunlar çözülmüş, yolum bir nebze de olsa düzlüğe çıkmış, önümü görebilmeye başlamıştım. Eve dönerken bir buket çiçek aldım kendime. Bir vakittir süren kafa dağınıklığım eve de yansımıştı tabii ki. Çiçekleri vazoya yerleştirip camları açtıktan sonra yavaş yavaş evi toparlamaya başladım. Böyle zamanlarda arka planda bir ses ararım genelde. Bir şarkı ya da bir podcast mesela. O an kendimi uzun zamandır hiç olmadığım kadar yeniliklere açık hissettiğimden elim podcast’e gitti. Ana sayfada karşıma çıkan ilk başlığı görür görmez beni etkileyecek bir içeriğe denk geldiğimi anladım. Sevdiğim bir podcast kanalı olan Ortamlarda Satılacak Bilgi, tam da o gün yeni bir bölüm yayınlamıştı: “Mükemmel Olmadan Mutlu Olmak”.
Mükemmeliyetçilik çocukluğumdan beri hayatımda. Yıllarca mükemmelin çok faydalı olduğunu düşündüm. Her şeyi en iyi, en doğru, en güzel şekilde yapmaya çalıştım. Genellikle çok olumlu sonuçlar da aldım. Başarılı oldum, takdir edildim, sevildim. Mükemmeliyetçiliğin insanı yorabilen, çıkmaza sürükleyebilen yanları da olduğunu ancak çalışmak üzere İstanbul’a taşınıp hayatla gerçek anlamda mücadele etmeye başladığımda fark edebildim. Mükemmeliyetçiliğin faydaları olduğu doğruydu, evet. Peki ama insan mükemmeli elde etmek için nelerden vazgeçiyordu? Hayatından, kendinden neleri feda ediyordu.
Geçen sene Londra’da izlediğim bir müzikale kelimenin tam anlamıyla hayran olmuş, bu hayranlığımı unutulmaz kılmak istemiş ve bunu da yazarak yapabilirim diye düşünmüştüm. Küçükken de yazardım; severdim yazmayı. Hatta annemle birlikte bana bir blog bile açmıştık; hatırlıyorum. Hala da severim yazmayı. Bu yüzden de yaşadıklarımı derinleştirip biriktirebileceğim bir anı defteri hazırlamak istemiş, bunun için müzikal ve sahne ile ilgili notlar bile almıştım. Fakat o dönemde hayatımda çok şey oluyor, zaman benim için çok hızlı akıyordu. Belki de o müzikal ile birlikte okuyup çok beğendiğim bir kitap, gezip çok sevdiğim bir yer, izleyip çok etkilendiğim bir film o akışta savrulup unutuldu. Peki neden? Aslında yaşadıklarımı sadece listelerimdeki birer satır olmanın ötesine taşımayı gerçekten istiyordum. Fakat alelade bir şey yapmak istemiyor, başlamak için güzel bir içerik çıkarabileceğim doğru anı bekliyordum. Doğru an da bir türlü gelmek bilmiyordu. "Şu bulutlar bir dağılsın, o zaman bakacağım." deyip duruyordum sadece. Her vazgeçişimde Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanındaki Selim’in o buruk cümlesi yankılanıyordu zihnimde: “Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.”
18 Şubat günü o podcast bölümünü dinlerken düşündüğüm tek bir şey vardı. Bazen gerçekten de bir şeyi sadece yapmak gerekiyor. Nedenini, nasılını, ne zamanını, ne kadarını düşünmeden sadece yapmak. Başlayabilmek...
Bunları düşünürken vazodaki çiçekler de gözüme çarpıyordu bir yandan; her seferinde gülümsüyordum. O çiçekler bana hayatta ne kadar çok renk ve güzellik olduğunu hatırlattı o gün.
Ve ben o gün, hayatı kaçırmak istemediğime, renkleri yakalamak istediğime karar verdim. Hayatın akışında, bulutların içinden belki, ama bir şekilde renkleri yakalamaya karar verdim. Çünkü biliyorum ki bulutlar hiçbir zaman tamamen dağılmayacak. Belki bazen ferah hissettirecek gökyüzü, mevsimler değişecek belki ama bulutlar bir şekilde hep var olacak. İşte bu yüzden insan bulutlarla birlikte yaşayabilmeli. Çünkü bulutlar varsa hayat var. Çünkü bulutlar varsa gökkuşağı var, renkler var.
Ben Ece. Bulutlardan.
Hayatımı biriktirmeye başlıyorum☁️




